• Seksenli yılların akşam ikramları…

    Her zamanki gibi temiz bir sayfa açıp son düşündüğüm konuyu yazıya dökme niyetindeydim. Bazen belirli bir konu ile giriş yaparım, gelişme onu yarı yolda bırakır ve farklı bir konuya dönüşüp, sonuca doğru hızlıca koşar. Şimdiki durumum öyle de değil… bu sefer aklım, parmaklarıma söz geçiremiyor… bazen “benim” de “kendime” söz geçiremediğim gibi. “Kendimi” kışkırtan yağmur sesi ve kokusu ‘ben’i bir kenara itiyor.

    21:54:34 | 2021-12-21

    Gökyüzü bu gece telaşlı… sanırım bulutlar hafif rüzgar ile itişmekte. Eee gezegen büyük, mevsim yağmura gebe ve yağmurun salınarak kendini koyuvereceği yer çok. Sanırım rüzgar da yağmur bulutlarına yön göstermeye çalışıyor ama öfkeli bulutlar bir an önce, ağır aksak devem etmek derdinde. Bu yüzden yağmur saçağımda oradan oraya geziniyor. Telaşlı ve hafif agresif. Anlatacaklarım da kış mevsiminin yağmurlu uzun gecelerinin bazı eğlenceliklerinden.

    * * *

    Benliğimi fark ederken hiçbir gerçeğimden ödün vermeden güncelledim kendimi; olması gerektiği gibi. Zaten aksini yapmak karakterime ve dünyaya bakış şeklime aykırı.

    Aile ve kültür yapınızdan bir parça bile uzaklaşırsanız, işinizden tutun da eşinize kadar sahtekarlık yapmak zorunda kalırsınız. Evliliklerde “Evlendikten sonra değiştin ve bunu bana neden yapıyor?” dersiniz ya da dedirtirsiniz. Ayrıca çekirdek aileniz ve şahsının sosyalleşememe sebeplerinizden biri, arkanızda sakladığınız bu gerçekleriniz olabilir; bu durumda çok insan ve aile tanıyorum.

    Kendinizi güncellerken beğenmediğiniz, varlığından utanç duyduğunuz, zayıflık ya da eksiklik zannettiğiniz için, yok saydığımız gerçeklerinizi arkanızda saklıyorsunuz ve hayat, bu sahtekarlığınızı mutsuzluk olarak yüzünüze çarpıveriyor.

    Bu yüzden “beni”, “kendim” yapan her şeyim ile coşkulu ve dostça yaşıyorum. Bu sebeple yazı yazdığım masamın üstünde sepet selemde ceviz, şeker kavanozlarımda leblebi şekerim, incirim, kabuklu fıstığım, (eski, beyaz bakkal mumlarının anısınaJ) beyaz mumlarım yanıbaşımda, birbirimize ara ara göz kırparız. Bunlar günlük hayatta içimdeki çocuğu şımartan ve konu itibari ile saydığım bazı minik ayrıntılar.

    Bu yiyecekler o yıllarda evimizde sadece misafir varken çıkarılan, sofra adabından dolayı, herzaman ki gibi bir kaç lokma alıp çekildiğimiz meyvelerimiz ve güzide çerezlerimiz. Şimdi de bu çerezleri yaşamımdan çıkaramıyorum; hem doğamda tatları işlentili olduğu için, hem de canım istediğinde olmamalarından korktuğumdan bazılarını mutlaka bulunduruyorum.

    Yoksulluğunuz ya da zenginliğiniz benliğinize altın ibrişimlerle işlentilidir, ama ya utanç ya da küstahlığınız nakış ipliğinizi kıymetsiz bir ip parçasına çevirecektir. Bunu sizin ve karakterinizin doğuracağı özgüveniniz belirleyecektir.

    Zaten bu yazıyı başlamamın sebebi de mandalina! “Ben” aklımdaki konuyu yazmaya hazırlanırken, mandalina yemek için kalkmaya teşebbüs edince, “kendim”; (Amaaan, kabuklarını soyup önce ablanın gözüne sıkıp, sonra yanan sobanın üzerine koyamadıktan sonra mandalina yemek de neymiş) dedi. Zaten yağmurun agresif sesi de dışarıdan durmadan dürterek, aklımı karıştırıyor! Masanın üzerindeki atıştırmalıklar, saçağıma vuran yağmur beni bir anda çocuklaştırmış. Sıra mandalinaya gelince de rehavet içindeki çocukluğum sıçrayıp, geliverdi. Ben bu kızı büyütmemekle iyi etmişim.

    * * *

    Gecenin karanlığında belirsizce görünen koyu yeşil yapraklarının arasından onlarca, turuncu ışık saçan fenerler asılı gibi parlar bahçemizdeki “bizim” mandalinalarımız. Olgun, geniş yaprakları yağmuru iyice kucaklar. Bir mandalina koparırsın, bir tas su tependen dökülür. Azize ablam ile hakkaniyetli bir şekilde ıslanarak topladığımız mandalinaları sofradaki yerlerine koyduk.

    Köyden getirip, kurutup sakladığımız narlar dörde bölünüp, pembe güllü oval melamin tepsimizde yerini alır. Narın içi ve birkaç tanesi kızıl ateşte pişmiş, alizarin kırmızısı cam boncuklar gibi ak tepsiye düşmüş parlamakta.

    Ayvalar kendisi taze ve canlı görünse de sapında kalan kurumuş tek tük yaprakları, zamanının çoktaan geçtiğini ispiyonlayıvermiş; aynı insan yüzü gibi.

    Statülerine uygun muamele gören incir ve ceviz, porselen Sümerbank tabakları ile has köşededir.

    Asıl mesele… kendini olgunlaştıran yaz sıcağının kahrını içine atıp, derdini orada saklaya saklaya boğulup, daha fazla ateşi görünce dayanamayıp patlayıveren “mısır” darıdır. İçindeki derdi apak çiçek edip etrafa saçıverir. Beyaz geniş emaye tepsimizin içinde, yığılmış mis gibi kokan beyaz çiçeklerdir darı patlatması.

    Kapı açılırken camına asılı pembe perde savrulmaya kalkışmadan, annemin yüzük kınalı ellerinin arasında, bakır havan teşrif eder sıcak odamıza. Beyaz çiçeklerin kokusunu bastırabilecek tek koku; kavrulmuş susam kokusu… sert bir tavırla burun direğini sızlatıp, derin bir nefes aldırtarak, yanık yağ kokusunu cennetin bir alametiymiş gibi ciğerlerimize fırlatıverir.

    Misafir sofra bezimizin üzerine, eski basmalardan fırfırlı kılıf dikilerek süslenen misafir kasnağımız yerleşmiştir. Üzerinde bu yiyecekler ve divanlarda komşular beklerken annem yere, sofranın kenarına oturur. Bir dizini sofra bezini örtüp, tamamen sokulmadan (misafirden önce, sofraya ev sahibi oturmaz terbiyesinden), yüzük kınalı parmakları ile havanda kavrulmuş susamı dövmeye başlar. Dövüldükçe kokusunu etrafa fütursuzca savuran kavrulmuş susam, sofrayı daha da davetkar hale getirir. Bir yandan da misafirleri başıyla sofrayı işaret ederek birer birer davet eder annem.

    Sofranın ardından kıymetinden okkalık fincanlarla içilecek kahveler misafirlerin hatırlarını, damakların tadını kömür sıcağının her zerresine işleyecek yasemin kokusuna boğacak. Tabii ki muhabbetle.

    * * *

    Bu saydığım meyve ve çerezler evlerimizde istemediğiniz kadar mevcut. Bu yüzden de, şimdiki zamanda hiç cazip ve kıymetli değiller. Benim içinse rengarenk leblebi şekerleri ve akide şekerinin kehribar görüntüsü ile dişe gelen fındığı, limonlu dondurma; teneke kutularda tane ile aldığım petibör bisküvinin vanilya, kavrulunca cennetten gelmişe dönen susamın, bir yığın patlamış beyaz çiçeğin, ıslak kasımpatı ve yaprağının kokuları; sepette ceviz, anne kurabiyesi, gözüme sıkılan mandalina kabuğunun acısı, dişimle kıramadığım için hala kavga ettiğim kaygan kabuklu kestane ve bir çoğu benim minik kıyılarımdan bazıları.

    Hayat engin bir deniz ve engin denizlerde kayıplar kaçınılmazdır. Bu yüzden kıyılarınızdan sakın uzaklaşmayın ve sıkça uğramayı ihmal etmeyin.

    Haftaya kaldığımız yerden devam edelim;

    Sevgiyle kalın dostlar…

     

    Okunma sayısı: 1.654