© Aydın Şafak

Orman yangınları ve vatana ihanet...

Orman Yangınları, Kırsalın Tasfiyesi ve Türkiye’nin Geleceği...

Televizyon ekranlarında yükselen alevleri izliyor, sosyal medyada yanan ormanların görüntülerine üzülüyor, ardından birkaç hafta geçince gündem değişiyor. Ancak gerçekte değişen çok az şey oluyor.

Oysa yanan sadece ağaçlar değil; toprağımız, doğal zenginliğimiz, geleceğimiz ve ortak hafızamız da zarar görüyor.

Her yaz mevsiminde ülkemizin farklı bölgelerinde meydana gelen orman yangınları, yalnızca doğal varlıklarımızı değil, aynı zamanda ekonomik kaynaklarımızı, biyolojik çeşitliliğimizi ve gelecek nesillere bırakacağımız ortak mirası da tehdit etmektedir.

Türkiye’nin ormanlık alanlarının korunmasında tarih boyunca önemli görevler üstlenen Yörük kültürü ve geleneksel hayvancılık faaliyetleri, bu bağlamda yeniden değerlendirilmelidir.

Orman ekosistemleriyle uyum içinde yaşayan göçer ve yarı göçer topluluklar, hayvan otlatma faaliyetleri sayesinde kuru ot ve yanıcı biyokütlenin azalmasına katkı sağlamış; aynı zamanda yılın büyük bölümünde bu alanlarda bulunmaları nedeniyle erken uyarı ve ilk müdahale açısından da doğal bir gözetim mekanizması oluşturmuşlardır.

Bu nedenle kırsal nüfusun azalmasının ve geleneksel yaşam biçimlerinin zayıflamasının orman yönetimi üzerindeki etkileri bilimsel olarak incelenmeli ve politika üretim süreçlerine dâhil edilmelidir.

Öte yandan orman yangınlarının nedenleri konusunda bilimsel veriler esas alınmalıdır. İklim değişikliği, uzun süreli kuraklık, aşırı sıcaklıklar, insan kaynaklı ihmaller ve kasıtlı eylemler, yangın riskini artıran temel unsurlar arasında yer almaktadır.

Bu nedenle yangınlarla mücadelede yalnızca söndürme kapasitesini artırmak değil, önleyici ormancılık uygulamalarını, kırsal kalkınmayı ve toplumsal farkındalığı da güçlendirmek zorundayız.

Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorunlar yalnızca çevre politikalarıyla sınırlı değildir.

Ekonomik dalgalanmalar, nüfus hareketleri, aile yapısındaki dönüşümler ve toplumsal dayanışmanın zayıflaması, kamuoyunda gelecek kaygısını artırmaktadır.

Özellikle düzensiz göçün ekonomik, sosyal ve güvenlik boyutlarının sağduyu ile ele alınması; bu süreçte hem ulusal güvenliğin hem de hukuk devleti ilkelerinin birlikte gözetilmesi büyük önem taşımaktadır.

Toplumların en büyük gücü, ortak aidiyet duygusu ve adalet algısıdır.

Vatandaşların kendi devletleri tarafından değer gördüğüne inanması, sosyal barışın ve milli birlik duygusunun temel şartlarından biridir. Devlet politikalarının merkezinde, milletin refahını, güvenliğini ve geleceğe olan güvenini güçlendirecek uygulamalar yer almalıdır.

Unutulmamalıdır ki ormanlar yalnızca ağaçlardan ibaret değildir; onlar bir milletin nefesidir. Bir ağacın yanması sadece toprağı değil, ortak hafızamızı da etkiler. Aynı şekilde toplumsal sorunların zamanında çözülememesi de geleceğe bırakılan ağır maliyetler doğurur.

Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu şey; bilimsel veriye dayalı karar alma süreçleri, güçlü kurumlar, etkin çevre yönetimi, kırsal kalkınmayı destekleyen politikalar ve toplumsal birlik ruhunu pekiştiren bir yönetim anlayışıdır.

Çünkü güçlü devlet, yalnızca sınırlarını değil; ormanını, toprağını, insanını ve geleceğini birlikte koruyabilen devlettir.

Mesele yalnızca bir ormanın yanması değildir.

Mesele, vatanın her karış toprağını, doğasını, insanını ve geleceğini aynı hassasiyetle koruyabilmektir.

Ateş düştüğü yeri yakar, 
Devleti Ebed Müddet...

Prof. Dr. Kürşat KARACABEY

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER