DSP Genel Başkanı Aksakal, ülke gündemini değerlendirdi…
SİYASETDSP olarak 3 yıl önce Carry Trade uyarısı yaptıklarını ve daha Parti Meclis’te temsil edilmezken “bu serbest fonlar korsan fondur, sıkı denetim şarttır” dediklerini vurgulayan DSP Genel Başkanı Önder Aksakal, fon soruşturmalarına ilişkin “Burada en büyük hatalı ya da suçlu, bu organize dolandırıcılığa zemin hazırlayan SPK’dir ve tüm yetkilileri sorgulanmalıdır” dedi.
DSP Genel Başkanı Önder Aksakal, fon soruşturmasında en büyük hatalı ya da suçlunun organize dolandırıcılığa zemin hazırlayan SPK olduğunu söyleyerek yetkililerin sorgulanmasını istedi. Aksakal, fezlekelerin parti ayrımı gözetilmeden Meclis gündemine gelmesi çağrısı yaptı.
Aksakal, TBMM’de düzenlediği basın toplantısında, fon soruşturmalarına değinerek milletle devlet arasındaki güven köprüsünün yıkılma tehlikesi bulunduğuna dikkati çekti. Yolsuzluklara karşı adalet mekanizmasının tavizsiz devreye girmesi gerektiğini vurgulayan Aksakal, son dönemde yaşanan "fon krizinin" genel bir ekonomik kriz değil "sermaye krizi" olduğunu dile getirdi.
Asıl tehlikenin sermaye piyasalarına güvenin sarsılması olduğunu söyleyen Aksakal, "Burada en büyük hatalı ya da suçlu, bu organize dolandırıcılığa zemin hazırlayan SPK'dir ve tüm yetkilileri sorgulanmalıdır." diye konuştu.
Aksakal, 1 milyon liraya kadar yatırım yapanların korumaya alınma yöntemini "çok yerinde bir adım" şeklinde niteledi.
Kötü niyetli davranarak büyük haksız kazanç elde etmiş kişi ya da kurumların isimlerine, siyasi yapıya yakınlıklarına bakılmadan gerekli mali ve adli cezaların verilmesi için konunun takipçisi olacaklarını belirten Aksakal, "Dokunulmazlık zırhına güvenerek işlenen suçların ve sorumlularının yargı önüne çıkarılması adına derhal bir girişimde bulunulmazsa, ileride telafisi çok daha zor manzaralarla karşılaşabiliriz" diye konuştu.
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'a "ilk adımı atması" çağrısında bulunan Aksakal, şunları kaydetti:
"Savcılıklarda ve mahkemelerde yargılamaları devam eden yolsuzluk dosyalarıyla ilintili olan milletvekilleri hakkında yüce Meclis'e gönderilmiş ve hala bekleyen fezlekeleri, hangi partiye mensup olduklarına bakılmaksızın derhal Genel Kurul gündemine getirmelidir. Bu şekilde en azından, oluşan toplumsal tepkinin yatışması, yurttaşların devlete olan güven duygularındaki erozyonun durdurulmasına önemli ölçüde katkı sağlayacaktır. Türkiye Büyük Millet Meclisi kanun dışılıkların şemsiyesi olmamalıdır. Bu başlangıç sadece siyasetteki kirlenmenin değil tüm kurumlardaki kirlenmişliğin temizlenmesine de vesile olacak, öncülük edecektir."
ÖNDER AKSAKAL’IN BASIN TOPLANTISININ TAM KONUŞMA METNİ
Saygıdeğer basın mensupları, sizleri saygıyla selamlıyorum.
Altmış günlük bir aradan sonra yeniden sizlerin huzurundayım.
Öncelikle 28.nci dönem 5.nci Yasama Yılının ülkemiz ve milletimiz için hayırlı olmasını diliyorum ve bu çalışma döneminde de siz değerli basın mensuplarımıza kolaylıklar ve üstün başarılar temenni ediyorum.
Sizlerin de yakından takip ettiği üzere dört gün önce Manisa Soma’da yeni bir maden faciasıyla sarsıldık. Yaşanan göçük altında kalan 7 işçimizden maalesef 5 kardeşimizi kaybettik, 2 işçimiz ise yaralı olarak kurtarıldı.
Yaşamını yitiren madencilerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve çalışma arkadaşlarına başsağlığı, sabır ve metanet diliyorum. Yaralı işçilerimize de acil şifalar temenni ediyorum.
Bugün sabah saatlerinde yine bir okulumuzda, bu kez bir kız öğrenci tarafından gerçekleştirilen bıçaklı saldırıda 7 evladımızın yaralandığı haberini aldık.
Umarım hayatı tehlike yaratacak boyutta bir sonuçla karşı karşıya kalmayız. Çocuklarımızın ruh halini ailelerinin ekonomik durumlarından ve yaşam şartlarının düzeyinden ayrı değerlendirmemiz mümkün değildir.
Bu gibi olayların İmam Hatip yetiştiren, kutsal dinimizin insani gereklerini daha yoğun öğretildiği ortamlarda da yaşanabilir olması en hafif deyimiyle kaygı verici düzeydedir, ürkütücüdür.
Yaralı evlatlarımıza acil şifalar diliyorum. Konunun derinlemesine inceleneceği inancıyla gerekirse saldırgan öğrencinin ebeveynlerine karar sorgulamanın genişletilmesini talep ediyorum.
Değerli basın mensupları,
5.nci yasama yılının oldukça hareketli ve önemli birçok konunun yüce Mecliste tartışılacağı, karara bağlanacağı bir dönem olacağı konusunda hepimiz hemfikiriz.
Öncelikle 2027 yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu görüşmeleri gündemin en sıcak konusu olmakla beraber, önceki dönemin son yasal çalışması olan Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi Kanunu olarak bilinen ve yüce Mecliste tarihi bir rekor sayılan 467 kabul oyu ile yürürlüğe giren “Çerçeve Yasanın” işleyişine tanıklık edeceğiz.
Bu konuda da bildiğiniz gibi parlamentoda temsil edilen siyasi partilerden birer temsilcinin katılımıyla oluşturulacak olan “İzleme Komisyonu” belirlenecek ve yasanın gereklerinin yerine getirilip getirilmediği hususu gözlemlenecek, teyit edilecek.
Önemli bir süreçten bahsediyorum, zira 2025 yılı Ağustos ayı başında Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında bir Komisyon kuruldu.
“Terörsüz Türkiye, terörsüz bölge” mottosuyla kurulan bu Komisyona Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu adı verildi.
Yaklaşık 6 aylık bir çalışmanın sonucunda oy birliğiyle imzalanan nihai raporun gereği olarak çıkarılan Çerçeve Yasa’nın 1.nci maddesi içeriği de tamamen bu raporun sonuç gerekleri üzerine hazırlanmıştı.
Demokratik Sol Parti olarak biz de esasen yayımlanan ana raporun gerekleriyle örtüşen 1.nci madde sebebiyle bu kanuna kabul oyu verdik.
Ancak aradan iki ay geçmiş olmasında rağmen halâ daha PKK terör örgütünün yöneticisi konumundakiler herhangi bir faaliyette bulunmamışlar, dahası bulunmadıkları gibi üstelik yasanın amir hükümleri aksine beyanlar vermeye devam etmektedirler.
İmralı’da cezasını çekmekte olan Bebek Katiline ve terör örgütü mensuplarına bir genel af beklentisi içinde olduklarını, Öcalan’ın serbest bırakılması ve tüm militanlarının siyaset yapmalarına olanak sağlayacak yasal düzenlemeler Meclisten geçirilmediği müddetçe silah bırakmayacaklarını açıkça deklare etmeleri, “Çerçeve Yasanın” bir işlerlik kazanamayacağını ortaya koymaktadır.
Biz bunu öteden beri de söylüyoruz.
Terör örgütünün bu yönde bir iradesi yoktur. Böyle bir irade ancak bu örgütü kurgulayan, eğitip donatan ve kollayan güçlerdedir, yani Amerika ve İsrail’dedir.
Eğer başta Amerika olmak üzere bu konu terör destekçisi devletler düzeyinde bir noktaya taşınamazsa terörsüz bölge de, terörsüz Türkiye de asla gerçekleşmez, biz burada sadece havanda su döveriz.
Sayın Cumhurbaşkanımızın bu konudaki kararlı iyi niyetine karşın halâ daha İmralı canisine statü aranmaya devam edilirse, kırk yıl boyunca insanlarımızı şehit cenazelerinde “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağırttıktan sonra İmralı’ya gidenlerle bu elebaşına selâm gönderilirse asil Türk milleti bunu mutlaka not edecektir ve gereğini yapacaktır.
Bunu bir kez daha hatırlatıyor ve bilhassa Sayın Cumhurbaşkanımızın dikkatine sunuyorum.
Değerli basın mensupları,
Milletimizin gündemindeki en can alıcı sorunların başında ekonomideki sıkıntılar, yaşanan hayat pahalılığı, gerek asgari ücretin gerek en düşük emekli maaşının yarattığı çaresizlik ve her ne kadar uzunca bir aradan sonra yüzde 30’un altına inmiş görünse de esasen bir türlü düşürülemeyen enflasyon konusu olsa da bugün çok daha farklı bir boyutuyla karşımızda duran asıl meselemize odaklamak zorundayız.
Bütün bu olumsuzluklardan daha önemli bir sorunla karşı karşıyayız.
Bu sorunun adı milletle devlet arasındaki güven köprüsünün yıkılması tehlikesidir!
Özellikle yolsuzluklara dair adalet mekanizmasının tavizsiz devreye girmesi ve “ucu nereye varırsa varsın” anlayışıyla yürütülen soruşturmalar sürecinde yaşanan dalgalanmalar toplumun devlete ve adalete olan inanç duygularını alabildiğince aşındırmaktadır.
Bir ülkede devleti oluşturan kurumlarda münferiden birkaç usulsüz işlem ya da uygulamaya “makul ya da olabilir” diyebilirsiniz de, devletin her kurumunu ilgilendirecek düzeyde usulsüzlükler, milyon liralara, milyar liralara ulaşmış yolsuzluklar, hırsızlıklar, ahlâksız ilişkiler gündemi doldurursa bu kabul edilebilir mi?
Siyaset kurumunda Genel Başkanından yardımcılarına, İl Başkanlarından milletvekillerine, yerel yönetimlerde Belediye Başkanlarından Meclis Üyelerine, İmar Müdürlerinden sıradan personeline kadar, sporda yasa dışı bahislerden, futbolda Yüksek Hakem Kurulundaki kepazeliklere, borsada yaşanan manipülasyonlarla soyulan küçük yatırımcılardan Bakanlık yapmış siyasetçilerin, bürokrasinin üst düzeylerinde yer alan yöneticilerin haksız kazanç peşinde koşmalarına kadar toplum böyle bir çamurla baş başa bırakılabilir mi?
Bunu nasıl kabul edebiliriz, nasıl içimize sindirebiliriz?
Sadece kendi içimizde değil, dünyanın gözü önünde yaşanan bu rezaletin bir durdurulma noktası yok mudur?
Artık ne siyasette, ne ticarette, ne sosyal ilişkilerde, ne beşeri düzende, ne de sosyal kurumlarda ilkeli bir duruştan, bir doğrultu tutarlılığından söz edilemez hale gelinmiştir.
Sağcı seçmenin oy verdiği siyasetçinin sol partilere, solcu seçmenin oy verdiği siyasetçinin gözlerini dahi kırpmadan sağ partilere geçmesi toplumun demokrasiye olan inanç ve bağlılık duygularını da yok etmektedir.
İşte tam da bu sebeplerle toplum devletten umudunu kesmektedir.
Sözün kısası açık açık uyarıyorum; işin çivisi çıkmak üzeredir!
Değerli basın mensupları,
En son yaşadığımız, topluma ve hatta iktidara büyük bir şok yaşatan “fon krizinin” nedenlerini belirlediğimiz yönleriyle sizlerle paylaşmak istiyorum.
Konuya dair makro göstergeler öncesi aklımıza iki soru geliyor.
Denetimler yetersiz mi yapılmıştır ya da denetimlerde sorunlar görülmesine rağmen kontrol tam olarak yapılmamış mıdır?
Ülkemiz koşullarında TL’nin aylık maliyet ve geliri belli iken Hedge adı verilen yani Açık Fonların alt yapısının oluşturulmadığı, yani belirli bir riski azaltmak veya nötralize etmek amacıyla yapılan finansal işlemlerin uygulamaya konulmadığı anlaşılıyor.
Hedge’nin temel amacı budur, potansiyel kayıpları sınırlandırmaktır.
Genelde 2024/2026 yılları arasında halka arz olmuş şirket hisseleri spekülatif hareketlerle yükseltilmiş, yatırımcılara amiyane deyimle “gel gel” taktiği uygulanmış, risk alarak çok paraya ulaşma iştahları yükseltilmiştir.
Bu fonların gelir kaynakları yükseltilerek risk almaya değer hale getirilmiştir.
Nasıl olsa SPK’nın bünyesinde bulunan üç Daire Başkanlığı gerekli denetimleri yapıyor mantığıyla devletimiz tarafından yapılan denetimlere güvenen, ağırlıklı olarak konuya vakıf olmayan küçük yatırımcılar bu yatırımlara çekilerek tuzağa düşürülmüştür.
Burada temel faktör, yatırımcı denetim mekanizmasına güvenerek, oluşacak riskin kontrol altında olduğuna inandırılmış, böylece ortada oluşan büyük riski insanlar fark edememişlerdir.
Hatta krizin aktörlerinden TERA isimli şirket, PUSULA adlı şirketi ve fonları bünyesine katacağını açıkladığında SPK TERA’nın mali gücünün buna uygun olmadığını açıklamamıştır.
Böylece TERA’nın “çok büyüğüz” algısına, son kriz patlamadan önceki yaklaşık 10 günlük süreçte küçük yatırımcının yatırım yapması önlenmemiştir.
Ülkemiz geçmişte de bu krize benzer Banker krizleri yaşamış, o zaman serbest fon sistemi olmadığından Bankalar üzerinden mevduat sertifikası ile oluşturulan teminatlar yöntemiyle Bankalar çok zor durumda kalmış hatta örneğin İstanbul Bankası başta olmak üzere, bir çok banka batmış, hatırlayacaksınız o tarihte DSP’nin başında olduğu 57.nci Hükümette Başbakan Ecevit 50 milyar dolarlık banka batağını kucağında bulmuştu.
Ancak bugün yaşanan “Fon krizi” bir genel ekonomik kriz değildir, bir sermaye krizidir.
Ama tehlikeli noktası fonlardaki oluşan tahmini 22 - 25 milyar dolar civarı zararın haricinde fonlarla hiç ilgilenmeyen, devletin SPK üzerinden yaptığı denetimlere güvenerek borsamıza yatırım yapan, ağırlıklı olarak küçük yatırımcıların ve hatta devlet garantili Bireysel Emeklilik Sistemine katılıp hisse senedi fonlarını seçen yüzbinlerin uğradığı zarar ile oluşan yıkım çok daha büyüktür ve Ülkemizde Sermaye piyasalarına olan güveni sarsmıştır.
Bu yaşananlardan sonra zaten her geçen gün oranı azalan yabancı yatırımcının geri dönmesi de zorlaşacaktır.
Burada en büyük hatalı ya da suçlu, bu organize dolandırıcılığa zemin hazırlayan SPK’dır ve tüm yetkilileri sorgulanmalıdır.
Bu konuda Hazine ve Maliye Bakanımız 1 yıl önceden uyarmıştır, buna rağmen tedbir alınmamıştır. Şu anki tabloya göre BDDK da bir sıkıntı ve problem görmüyoruz.
Tabii burada çok önemli bir tespitimiz daha var; geçmişte olan Bankalar krizinden sonra ülkemizde SERMAYE PİYASASI oluşturulmuştur.
O dönem oluşan IMF anlaşması gereği bu piyasa kurulları “özerk” yapıdadır ve yıllar içinde gelişen siyasi müdahalelerle özerklik konumu ağırlıklı olarak kâğıt üstünde kalmış, buralardaki üst düzey yöneticiler de çoğunlukla siyasi otoritenin tercihleriyle seçilmiş ve atanmışlardır.
DSP olarak 3 yıl önce Carry Trade uyarımızı yapmıştık ve daha Partimiz Mecliste temsil edilmezken bu serbest fonlar korsan fondur, sıkı denetim şarttır demiştik.
Keşke biz yanılsaydık!
2022 yılında Halka açık 5 şirket üzerinden yapılan spekülatif hareketleri yapanlara çok ağır mali ve adli cezalar verilseydi, denetimlerin ne derece sıkı yapıldığının göstergesi olurdu ama bu yapılmayınca dolandırıcılar büyük şirketlerde kamuoyunda infial oluşacağını bildiğinden SPK’nın büyük hatalarıyla yeni halka arz olan şirketlerle halkımızın bir bölümünü ve dolayısıyla devletimizi dolandırma yöntemini seçmişlerdir.
Bu açıkça SERMAYE PİYASASI krizidir!
Bu krizi vasıfsız ve halka açılma kriterlerini yerine getiremeyecek şirketleri halka açma izni veren SPK yetkilileri, bu işe karışan aracı kurumlar, yukarıda bahsettiğim şirketlerin yetkilileri ve spekülatörlerle organize bir suç işlemişlerdir.
Burada ilk yapılacak iş konusunda devletimiz sağduyulu hareket ederek 1 milyon Liraya kadar yatırım yapanları korumaya alma yöntemini seçmiştir, bu çok yerinde bir adımdır.
Ama kötü niyetli davranıp büyük haksız kazanç elde etmiş kişi ya da kurumların ismine, siyasi yapıya yakınlığına bakılmadan mali ve adli gerekli cezaları alması konusunda halkımıza DSP Genel Başkanı olarak söz veriyorum. Bu işin takipçisi olacağız.
Dolayısıyla sadece bu olumsuzlukların değil, dokunulmazlık zırhına güvenerek işlenen suçların ve sorumlularının yargı önüne çıkarılması adına derhal bir girişimde bulunulmazsa ileride telafisi çok daha zor manzaralarla karşılaşabiliriz.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanımız Sayın Numan Kurtulmuş da bu konuda ilk adımı atmalıdır.
Savcılıklarda ve mahkemelerde yargılamaları devam eden yolsuzluk dosyalarıyla ilintili olan Milletvekilleri hakkında yüce Mecliste gönderilmiş ve hâlâ bekleyen fezlekeleri, hangi partiye mensup olduklarına bakılmaksızın derhal genel kurul gündemine getirmelidir.
Bu şekilde en azından, oluşan toplumsal tepkinin yatışması, yurttaşların devlete olan güven duygularındaki erozyonun durdurulmasına önemli ölçüde katkı sağlayacaktır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi kanun dışılıkların şemsiyesi olmamalıdır!
Bu başlangıç sadece siyasetteki kirlenmenin değil tüm kurumlardaki kirlenmişliğin temizlenmesine de vesile olacak, öncülük edecektir.
Değerli basın mensupları,
2027 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu önümüzdeki günlerde Meclise sunulacak ve öncelikle Plan ve Bütçe Komisyonunda görüşülecek.
İnsanlarımız çok dardadır!
Yapılacak bütçenin evvelemirde üretimin artırılmasına, başta tarımsal üretim olmak üzere hayvancılıkta, turizm sektöründe ve ihracatta yön verecek nitelikleri taşıması elzemdir.
Ülkemizin 31 Ağustos 2026 itibariyle toplam bütçe açığı 1 trilyon 308 milyar lira oldu. Bu rakam, bütçede öngörülen 2.6 trilyonluk bütçe açığının yaklaşık yüzde 50’sinden fazladır.
2025 yılında aynı dönem bütçe açığı 907 milyar liraydı. Artış oranı yaklaşık yüzde 44 olmuştu. Bu da yıllık enflasyonun yaklaşık yüzde 12.49 daha üstünde.
2026 yılının aynı döneminde faiz dışı denge 680 milyar lira artı. Bu da bize eğer faiz giderlerimizi kontrol altına alabilirsek 2027 yılında bütçe açığı oranını düşürebileceğimizi gösteriyor. Devamı halinde 2029 - 2030 da mali disiplinle birlikte bütçe denk hale getirilebilir. 2026 verileri bize samimi performans deyimini hatırlatıyor.
2027 merkezi bütçesi şu an net değil ama açıklanan Orta Vadeli Programa göre yorumlarsak büyüme yüzde 4.2 olarak öngörülüyor. Enflasyon ise yüzde 21.
Buradaki büyüme çok gerçekçi değil, daha önce de söylediğimiz gibi hormonlu, enflasyon kaynaklı büyüme. İşsizlik yüzde 8.1 ama bütçe açığı (Gayrı Safi Yurtiçi Hasılası) yüzde 3.5
Bu rakamlar faiz yükü baskısının yine devam edeceğini bize gösteriyor.
2025 yılından kalan faiz yükü 2026 yılını nasıl olumsuz etkiliyorsa, 2026 yılının faiz yükü de 2027 yılını etkileyecektir.
Faiz yükünde yüzde 4 ya da yüzde 5 oranında bir indirim sağlayabilirsek 2027 yılının 2028 yılına olacak baskısını azaltmış oluruz.
Böylece GSYH’yı yüzde 3 ün altına düşürebilirsek de Avrupa standartlarına da yaklaşabiliriz.
Bu söylediklerimin hepsi iyi niyetli beklentilerimiz. Umarız gerçekleşir.
Değerli basın mensupları,
Elbette büyümeye yönelik stratejiler Bütçede vücut bulacak, ancak biraz önce de belirttiğim gibi insanlarımız çok darlandılar.
Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 37.800 lira, yoksulluk sınırı 123.130 liraya ulaşmışken, asgari ücret 28.075 lira, en düşük emekli maaşı 23.552 lirada kalmışsa yol, köprü, tünel gibi altyapı işlerini bir süre ertelemek daha hayırlı olacaktır.
Yakın geçmişte yaşadığımız salgın hastalıkların, doğal afetlerin yarattığı ekonomik yıkım devlet bütçesini haddinden fazla zorlamış ise de gerektiğinde insanımızın huzurlu bir yaşama erişebilmesi adına aciliyeti olanlar dışında bir takım altyapı yatırımlarını ötelemek gerektiği bir realitedir.
Üretimin, özellikle de tarımsal üretimin artırılmasına yönelik etkin kararlar hayata geçirilmelidir.
Sayın Ticaret Bakanımız Eylül ayı ihracatında bir rekora daha imza attığımızı söylerken ithalattaki karşılığındaki oranın halâ daha yüzde 75’ler seviyesinde kalması özellikle tarım ve hayvancılıktaki gerilememiz nedeniyle olduğu gözden uzak tutulmamalıdır.
Demokratik Sol Parti olarak her fırsatta söylüyoruz ve söylemeye de devam edeceğiz.
Kalkınma köyden ve köylüden başlar!
Mevcut Büyükşehir Yasası ekonomideki yıkımın bir numaralı müsebbibidir, bu yasa ivedilikle eski haline getirilmelidir. Köyler köylülere geri verilmelidir.
Atıl vaziyette duran tarımsal üretime elverişli tüm hazine arazileri bedelsiz olarak çiftçilerimizin kullanımına tahsis edilmelidir.
Ormanlarımız yeniden orman köylülerimize emanet edilmelidir.
Tarım İl ve İlçe Müdürlükleri daha aktif ve etkin planlarla üreticinin önüne düşmeli, gerekirse gece-gündüz onlarla mesai yapmalıdır.
Bir sonraki basın toplantımızda tarımsal üretimdeki plansızlıkların yarattığı olumsuzlukları da detaylı şekilde sizlerle paylaşacağım.
Hepinize teşekkür ediyorum…
İlginizi Çekebilir